KENDİMİ KEŞFETME YOLCULUĞUM…

Bugün sizlere biraz geçmişte yaşadıklarımdan bahsedeceğim. Umarım sıkılmazsınız 🙂 Yazsam roman olur ama en kısa şekilde özetlemeye çalışacağım.

2009 yılında Üniversite sınavlarında sıralamam 90 bin civarı idi. Benim için yeterliydi. Çünkü ben zaten Matematik Öğretmenliği istiyordum. Öğretmenlik olmasa da bölüm yazabiliyordum. Formasyon ile de ileride öğretmenliğe geçiş yapabilirdim. Fakat onun yerine bir sene daha sınava hazırlanıp İlköğretim Matematik Öğretmenliği yazabileceğim konusunda tavsiyeler verildi. O zamanlar Semra kuzu gibi tabi mantıklı geliyor dinliyor. Şimdiler de olsa “bayan! için en rahat meslek öğretmenlik, hem de ilkokul” laflarına söyleyecek birkaç sözü olur elbet 🙂 O zamanlar toplum baskısı değil ama “etkisinde” çok kalmışım. İnsanların fikirlerini kendi fikrim sanıyorum ne kadar kötü! Derken söylenenler mantıklı geldi ve mezuna kaldım.

Sene 2010. Sıralamam 54 bin. Tamam bu sefer İlköğretim Matematik Öğretmenliği yazabiliyorum. Tercihlerimi yaptım. Dershane hocama götürdüm. Sen Harita Mühendisliği yazsana dedi. Şakacı bir hocaydı. Yine benimle uğraşıyor sandım. Yok dedi öğretmenlikte KPSS’ye girsen eğitim sınavı var… Mühendislikte bak 67 puan ile atanıyorlar dedi (eskiden öyleydi evet)…

Ve dedi özelde aylık çok büyük paralar kazanabilirsin vs… Harita Mühendisliğinin adını bile orada duydum. Eve gittim başladım araştırmaya. Yine mantıklı geldi. Çünkü bizler meslek seçerken hep ataması veya parası ile yönlendiriliyoruz. Halbuki ben şu anda mesleğini seven insanın her türlü para kazanabileceğine inanıyorum. Ki para amaç olamaz…

Böylelikle bir heves, puanımın çok altında olmasına rağmen Harita Mühendisliği’ne başladım. Tatilde para almadan, okul dışında, kendi isteğime bağlı olarak staja gidiyorum tecrübe edinmeye çalışıyorum vs… İlk zamanlar güzel gidiyor. Sonraları okulda hocaların bizleri (gereksiz) yere çok fazla zorlamaları, hiçbir program bilmeden sadece formüllerle kağıt üzerinde mühendis olmaya çalışmamız bana anormal geliyordu (tabi ki bu okuldan uzaklaşmama bahane olamaz).

Birden bir şey oldu. İki ilkokul öğrencisine özel ders vermeye başladım. Çok düşük bir ücret ile ders veriyordum. Ama artık o ailenin kızı gibiydim. Ders 1 saat ise ben daha fazla kalıp 3 kardeş ile birlikte oyun oynuyordum. Bazen onları bowling oynamaya götürüyordum, gezdiriyordum. Bir anda farklı bir hayatın içine girmiştim. Önemli olan ne kadar kazandığın değilmiş! Bir işi ne kadar tutku ile yaptığın imiş!

Zamanla tabi hayat şartları da önemli oluyor. Demek tutku ve para dengesini de kaçırmamak lazımmış 🙂 Bir sene sonunda çocukların okulu tatil olunca ders vermeyi bıraktım. Bir standta işe başladım. Bizim küçükken bakkalımız vardı ve o zamanlar evin küçüğü olarak bakkala hep ben bakardım. O yüzden de bir tarafım hep ticaret sever. Bu sefer de standta yeni bir hayat başladı 🙂

Bu arada artık okulu unutmuşum. Gitmiyorum. Patronumuz standı devretti. Geçtik beraber Panço’ya… Resmen oranın sahibi gibiyim. İşe alımları bile ben yapıyorum. Müşterilerle iletişim kurmak o çocukları giydirmek bir mağazanın sorumluluğunu alıp çekip çevirmek… Ücretsiz mesailere filan kalıyorum. Gün geçtikçe psikopatlığım artıyor 🙂

Ve bunları hiçbir zorunluluğum olmadan yapıyorum. Bu şekilde daha bir sürü olay ile geçti seneler… Tam bir buçuk sene okula gitmedim. Ta ki Panço’da talihsiz bir olay yaşayana kadar. İşte o gün anladım ki bu kadar çalışmak “kendini feda etmek” sadece patronu zengin eder. Ama sonra da anladım ki “yine de her şey bir tecrübe”. Yani hayatım hep öğrenmeyle geçmeye devam ediyor 🙂

Yaktım gemileri. Okula dönüş başladı. Semra dedim okulu bitir. Aradım arkadaşı proje ödevi vs neyse sordum. Liste yaptım. Bir anda derslerinde başarılı bir Semra oldum ama tabi ki okul bir buçuk sene uzamış oldu…

Ocak 2016. Mezun oldum. Tabi o sırada KPSS’ye hazırlanıyorum. Okula başlarken “KPSS ne ya, ben memur olamam sahada olmam lazım, sıkılırım ben” diyen Semra 2016’da atanmak için kendini parçalıyor 🙂

Yarım dönem okul ile birlikte ve en önemlisi bilinçsiz bir çalışma ile 82.14 puan aldım.

Açıkçası kafamda bir daha KPSS’ye hazırlanmama düşüncesi hiç olmadı. Çünkü kendi bölümümde 88 alıp atanan tanıdıklarım vardı. Ben neden bu puanı alamayayım? Zaten sınavdan çıkar çıkmaz hatamın farkındaydım. İlk cümlem “Bu kadar çok Tarih çalışacağıma biraz da Türkçe çalışsaydım” olmuştu.

Yani ben hatalarımın farkına varıp düzeltme taraftarıydım.

Bu arada öncesinde 2014 yılında Panço’da çalışırken dershaneye yazıldım parasını da ödedim ama üç dersten sonra sıkılıp bıraktım.

Peki bir sene dershaneye yazılıp gitmemek ama sonra evde kendi kendine disiplini sağlamak da neyin nesi?

Yakıcı güç, itici güç veya masaya oturtucu güç 🙂 Ne derseniz diyin tecrübelerim bana şunu öğretti: İşini tutkuyla yapmak güzel ama tutkunu en azından geçinecek kadar paraya çeviremiyorsan, tutkun karın doyurmuyor.

İkisi bir arada olmadı. Ticaret yapamam ben. Çünkü ben küçüklüğümde, bakkalımıza iki çocuk geldiğinde birinin parası yoksa diğeri ona bakmasın diye öylesine cebinden çikolata vermiş bir babanın kızıyım. Ticarette de duygusallığa yer yok 🙂 Ben başkasının yanında da çalışamam. Çünkü yeri gelir işin sahibinden çok çalışırım daha doğrusu işi kendi işim gibi benimserim ama en ufak bir hatanda gözümün yaşına bakılmaz.

Bunun gibi daha birçok örnek beni KPSS’ye götürdü. Çalışayım, çalışmadan zaten duramam ama en azından hasta olduğumda örneğin insan muamelesi göreyim!

Bir parantez açayım belki 2009 yılına dönsem KPSS için yine uğraşmazdım bilmiyorum. Yani üniversiteye gideceklere tavsiyem illa ataması olan bir bölüm değil. Ben neyi sevdiğimi daha küçük yaşta fark etseydim hayatıma o şekilde yön verebilirdim. Ama 2016’dan sonra benim için en mantıklısı KPSS idi ve atandıktan sonra da zaten hem işimi iyi yapmaya gayret ediyorum hem de hayallerimi gerçekleştirme yolunda ilerleyebiliyorum…

Bu yüzden benim nedenlerim çok sağlamdı. 2016’da sorun 2018’e devam etmek, yeniden başlamak değildi. Onu hallederdim. Benim sorunum senelerdir boş durmayan bir Semra var ortada. Kurslara gitmiş, gezmiş, çalışmış… Şimdi bu Semra 2 sene boyunca ne yapacak?

Türkiye’nin neresi olursa olsun CV yollayacağım dedim ama tecrübe yok tabi. En son tesadüf Bülent Ecevit Üniversitesi yüksek lisansı kazandım. Tesadüf diyorum çünkü 81 ALES, 2.38 diploma puanı ile… Üstelik dil de yok. Acaba tesadüf mü yoksa yıllardır bir şeyler için çabalıyor olmanın sonucu mu ya da istemenin gücü mü bilmiyorum…

Kalktım gittim Zonguldak’a. Artık daha biliçliyim. Babam benimle kayıt yaptırmak için gelmek istediğinde “niye ben lisans öğrencisi miyim?” diyip havalara girmişim. İyi ki zorla peşimden gelmedi. Ben bilmediğin bir şehirde tek başına yeni bir hayat nasıl kurulur onu öğrendim.

Yüksek Lisans bana çok şey kattı. Sunum yapmak mesela ne önemli bir iş. Ayrıca artık bir B planım vardı. Akademisyenlik…

Tabi ki artık yüksek lisanstayım. Lisanstaki gibi kimseye eyvallahım yok diyemiyorum. Artık mecburi çalışmak zorundayım keyfi değil. Ebebekte işe girdim. Ama nasıl biliçliyim. İşimi iyi yapıyorum ama öyle mesaiye kalayım kendimi parçalayayım yok 🙂 Her şey olması gerektiği gibi. Sonra biraz birikim yapıp işten ayrıldım. Hocalarıma okula ara vereceğim dedim. Akademisyenler KPSS sevmez ama Semra üniversiteye gittikten sonra evet çok değişti. Artık kendi fikirleri var. Bir anda olmasa da aşama aşama yeni bir Semra doğdu…

Bıraktım her şeyi KPSS çalıştım. Hasta da olsam çalıştım moralim bozuk da olsa çalıştım. Bir yola çıkmışım neden durayım? KPSS bitti hooop A101’e. Sonra A101’den çık hooop tez için sempozyumlara. Tez bitti Youtube’a yoğunlaştım. Hayatımda hiç okumadığım kadar kitap okudum. Derken şimdi atandığım evimden, yuvamdan yazıyorum…

Şimdi dönüp bakıyorum. Tek bir tane bile keşkem yok. Size, arkadaşlar okulu bırakın çalışın demiyorum veya size örnek olmaya çalışmıyorum. “Herkesin hayatı biricik.” Bu da benim kendimi keşfetme yolculuğum. Bazı yerlerde neyi sevdiğimi öğrendim bazı yerlerde neyi sevmediğimi… En sonunda da en azından temelde Semra’nın kim olduğunu öğrendim. Öğrenmeye de devam ediyorum…

Ve sonra hep “hayat sana güzel” dediler… Halbuki çok zorlandığım zamanlar olmuştu. Gözümden yaş döküldüğü zamanlar da oldu, olacak… Ama işte orada da şükrü öğrendim. Kendimi fark ettim. Doğayı fark ettim. Rüzgarda hareket eden bir yaprağın mucizesini gördüm. Eskiden sadece baktığım şeyleri artık görüyorum… Ve hiçbir zaman sitemkar bir insan olmadım. Ben bir mağazada paspas atarken de severek çalıştım. Ama kendimi oralarda kalıcı olarak görmedim. Yani o an sitem etmek bana bir şey kazandırmaz ama şartlar iyi değilse değiştirmek için de çabalamaktan gocunmam.

Ve keşfettikçe gözümde küçülen şeyler oldu. Eskiden en büyük hayalim araba almaktı. Ne küçük bir hayalmiş. Tamam her insanın hayali özeldir ama dünya malına en büyük hayal denir mi hiç? Kendimi keşfederken kendimle de yüzleştim. Ama kendimi kırmadım. Kendime iyi davrandım… Bacaklarımın arabadan daha büyük bir mucize olduğunu gördüm.

Her insanın kendini tanıma yolculuğu vardır. Hiçbir zaman geç değildir ve en önemli adım fark etmektir. Bunu fark edebildiysen yaşın kaç olursa olsun sadece sevin ve kendin için bir şeyler yap.

Bence hayat kendini keşfettiğinde başlar. Bu yol zordur ama güzeldir. Bir sürü müzik kursuna gittim gitarı sevdiğimi fark ettim. Bir sürü arkadaş edindim en çok kendi halinde olan, dedikodu yapmayan ve merhamet sahibi olanları sevdiğimi fark ettim. Bir sürü yerde çalıştım insanlarla diyalogu sevdiğimi fark ettim. Sunum yaptım anlatmayı sevdiğimi fark ettim. Youtube’da bir kırık telefon ile video çektim tanımadığın gönüllere dokunmanın mucizesini fark ettim. Bazen de neyi sevmediğimi fark ettim. Oysa adım atmasaydım neyi sevip neyi sevmediğimi nereden bilebilirdim?…